Aşağıdaki anı yazısı Almanya'da işçi olarak çalıştığı balık fabrikasında geçirdiği iş kazasında çok genç bir yaşta ölen babam Halil Karakurt tarafından yazılmıştır. İlkokullar için öğretmen yetiştiren Gaziantep İlköğretmen Okulu'nda okurken yazdığı anlaşılmaktadır. Daha önce hiç haberdar olmadığım, kendi el yazısı ile yazdığı defter sayfalarını tesadüfen 45 yaşımdan sonra buldum. 

***

OKULDAN KAÇIŞ


Yazan: Halil Karakurt
Yıl: 1973

Sömestri tatiline daha üç gün var. Biz ise bu üç günü beklemeden gideceğiz köyümüze bir kaç arkadaş...

Üç gün öncesinden Antep'ten bindik trene; Adana, Kayseri üzerinden Ankara'ya gidiyor. Ama yolculuğumuzun Adana'ya kadar olan kısmında çok rahat ettik. Adana'da tren bir hayli doldu, yolcuların bir kısmı ayakta kaldı...

Ben okul kimliğini 1973 yılına vize yaptırmamıştım; yolda kontrol memurları çok titiz davranıyorlar. Adana'dan sonra bileti ilk kez kontrol etmeye gelen memur:

«Kardeşim senin pason 73'e vize yapılmamış. Pasonu şefe göstereyim, eğer isterse sizden 30 lira ceza kesmek mecburiyetindeyiz» diyerek pasoyu da alıp gitti...

Bizim kompartmana Adana'dan üç kişi daha bindi. Birisi Almanya'da işçi imiş, diğer ikisi de İstanbul'a gidiyorlarmış. Almanya'da çalışan adam gerçekçi bir kişi, bilinçli bir işçi. Öteki ikisi gençliklerinin verdiği coşkuyla daha heyecanlı...

Bilet kontrolüne bakan memur tekrar geldi kompartmana; «Kardeşim senden ceza keseceğiz» dedi. Almanya'da çalışan adam

«Memur bey, bu çocuklar yatılı devlet okulunda okuyorlar, fakirler, size ceza verecek kadar paraları yoktur. Siz bu çocuğu Kayseri'ye kadar idare edin, ne çıkar sanki...» dedi.

Ben de bu arada «Cebimde üç liram var, ben otuz lirayı bir arada cebime koymadım şimdiye kadar» dedim memura. O da düşünmeye başladı bu kez...

Her nedense daha fazla üstelemediler bizim paso işini. Kayseri'ye kadar gittik, sabah indik. "Şarkışla'ya tren var mı?" diye sorduk. "Saat 7'de posta var" dediler. Saat on oldu, oniki oldu postada hareket yoktur. Akşamın altısı oldu tren ancak hareket etti. Trende uyuya kalmışım, uyandığımda tren Sivas çimento fabrikasını geçiyordu son sürat. Sivas’ta indiğimde gece saat onikiyi vuruyordu gar saati.

Şu işe bak sen ki, Adana - Kayseri arasında bileti on kez kontrol ederler, pasoyu 73'e vize yaptırmadım diye ceza kesmeye kalkışırlar, öte yandan Kayseri - Sivas arasında Şarkışla bileti ile gelirsin hiç kimse müdahale etmez. Bizim ülkenin ne sakat işleri var, diye düşündüm bekleme salonunda uyuklarken.

Uyandığımda her tarafımı uyuşmuş, keçeleşmiş buldum kuru tahta üzerinde yatmaktan. Uykulu bir halde esneyerek dışarı çıkıp saate baktım saat 6.30 olmuş. İçeri girip bavulumu aldım yola çıktım. Cebimde para olmadığı için istasyondan teyzemlerin evine dek yayan [yürüyerek] gittim sabahın ayazında...

İki gün Sivas'ta kaldım. Köye gitmek için de teyzemlerden yirmi lira aldım. Üçüncü gün Şarkışla otobüslerinden birine atladım ver elini Şarkışla. Oradan köye de kamyonla gittim. Köydeki onüç gün sıkıcı geçti. Yemek pişirmek, çay demlemek, bardak yıkamak vb. işleri kendim yapmak zorunda kaldım çoğu kez. Boş vakitlerde de öğretmenlerle ve öteki arkadaşlarla voleybol oynadım bol bol.

On üç gün sonra istemediğim yere gitmek için yola koyuldum. Otobüse binmek için evden çıktım, sicim gibi bir yağmur başladı. Otobüs köyden ayrıldı. Köyde yağan yağmur yolda kara dönüştü. Şarkışla'ya indiğimizde yine yağmur yağıyordu. Yağmur altında yürüyerek garajlara gittim. Terminalde "Sivas'a saat kaçta otobüs var?" diye sordum. Adam bir tilki kurnazlığı ile «Şimdi, hemen saat 9.30'da bir kişilik yer var,» diyerek koltuk numarası 37 olan bir bilet verdi; karşılığında sekiz buçuk lira aldı. Otobüse bindim, 37 numaralı koltuğu aramaya başladım… En son koltuk 36 numaralı...

"Sivas'a dek ayakta gitmek de varmış" diye söylendim.

İki saat süren bir yolculuktan sonra Sivas'a geldik. Garajlarda indim. Bavulumu aldım teyzemlerin evin yolunu tuttum. Akşama dek evde oturdum. Saat 8'de bavulumu alıp istasyona gelerek Malatya'ya gidecek treni sordum. Akşam saat onda imiş. Bir arkadaşla karşılaştım. Bekleme salonuna girdik on, on beş arkadaş daha var. Tren gelene kadar gezip dolaştık. Saat 10'da tren geldi, zor güç içeri girdik ama tıklım tıklım dolu. Zorunlu olarak ayakta kaldık. Altı yedi saat süren sıkıcı bir yolculuktan sonra Malatya istasyonuna keskin çığlıklarla girdi trenimiz.

Biz üç arkadaş gar çay evinde oturup birer çay içtik, ötekiler dolmuşa atlayıp garajlara gitmişler. Biz de çaylarımızı içip biraz oturduktan sonra bir dolmuşa binip garajlara gittik.

Sözü uzatmayalım otobüs yolculuğunu da bitirdikten sonra geldik Gaziantep'e... Ertesi gün okul açıldı. İki gün okulda derslere girdim cuma, cumartesi günü. Karneleri vermediler. Bayrak merasiminde Müdür, «Karnelerinizi Pazartesi günü alacaksınız,» dedi. Merasim biter bitmez öğlen yemeğine koşuştuk. Yemekten sonra günümüzü gün etmek için grup grup çarşıya, pazara dağıldık. Pazartesi günü ikinci derste müdür muavini Kemal Akı karneleri getirdi numara sırasına göre dağıttı. [Anlatılanlardan anlaşıldığına göre karneler yarıyıl tatili bitip okula döndükten sonra verilmiş. – Deniz Karakurt] Sıra bana geldi karnemi almak için yanına gittim;

«Sen sonra yanıma gel, karneni o zaman al» dedi. Ben itiraz etmeden yerime oturdum. Daha sonra karnemi almak için yanına makamına gittim. Kapıyı vurup içeri girdim. Beni görünce yüz hatları gerildi, alnındaki çizgiler çoğaldı, ters ters baktı.

«Karnemi almak için geldim hocam» dedim yavaşça. Derin bir nefes aldı;

«Senin devamsızlığın 21 gün oldu, defterin kapandı. Babana tazminat davası açacağım. Durumu müdür beye bildirdim...» Bende hiç ses yoktur. Konuşmak istemedim. Kemal Akı tekrar açtı ağzını:

«Sen geçen yıl en iyi öğrencilerimizdendin, bu yıl sana ne oldu, okuldan niye kaçıyorsun, öcü mü var okulda?»

Daha fazla durmadım dışarı çıktım. Sınıfa geldim arkadaşlar; «Ne oldu karneyi aldın mı?» diye sordular. Cevap vermedim. Sınıftan çıkıp kantine gittim. Yalnız Memet'e anlattım olanları o da Mustafa'ya...

İki üç gün derslere girmedim bu olaydan sonra. Babam durumu öğrenip gelmeden Antep'ten uzaklaşmayı düşündüm. Mehmet "Ben de okumayacağım" dedi daha sonra Mustafa da bize katıldı. İstanbul'a gidecektik ama paramız yoktu. Olan paralarımızı ortaya çıkardık tümü 85 lira... Bu parayla İstanbul'a gidemeyeceğimizi üçümüz de biliyorduk. Ben fikrimi açıkladım; «Adana'ya gidelim, orada iki üç gün çalışır yol paramızı çıkartırız, ondan sonra ver elini İstanbul» dedim. Arkadaşlar kabul etti. O akşam uyumadık. Herkes uyuduktan sonra bavullarımızı hazırladık. Birer tane de battaniye aldık yanımıza. Daha önceden yarın sabah için 6.30 otobüsüne bilet almıştık Adana'ya. O gece nöbetleşe uyuduk. Sabah beşte uyandık. Yatakhane kapıları açılmıştı; bavullarımızı alıp okuldan çıktık. Bahçeden çıkarken gece bekçisi arkamızdan yürüdü. Biz durduk.

«Nereye gidiyorsunuz?» diye sordu.

«Rapor aldık memlekete gidiyoruz» dedi Mustafa. Ben de bir "elveda meyhaneci" asıldım. Bekçi çekip gitti gerisin geriye.

Adana'ya gidene dek çok az konuştuk. Doğayı seyrettim doyasıya, alıcı gözüyle. Adana'da otobüsten inip bavulları alıp giderken yanımıza birisi sokuldu;

«Biraz şöyle gelin» dedi; bavulları bıraktık. Hüviyetini gösterdi «Polis» dedi; «Bavullara bakacağım». Bavulları açtık. Şöyle bir baktı, kapattık. Çekip gitti. Biz yine bavulları alıp yürüdük. Garajları çıktıktan sonra durduk. "Adana'da iş yoktur, Mersin'e gidelim" dedik. Derhal bir külüstüre atladık Mersin'e giden. Bir buçuk saat sonra Mersin'e geldik. Bavulları garaja bıraktık. Mehmet'i nöbetçi koyduk bavulların başına. Biz, Mustafa ile ucuz otel aramak için çarşıya çıktık. Mustafa altı buçuk liralık otel bulmuş, ben de sekiz buçuk liralık bir otel buldum. «Cebimizde çok az bir para var, onu da otele verirsek elimizde para kalmıyor. En iyisi başka bir çare bulalım,» dedi Mustafa.

Ben de «Önce şu bavulları bir kahveye koyalım, karnımız da acıktı, bir şeyler yiyelim, sonra düşünürüz,» dedim. Döndük Mehmet’i aldık. Bavulları yakın bir kahveye koyduk. Peynir, ekmek ile karnımızı doyurduk, birer de çay içtik. Kalktık ayağa... Bizim o yörelerin gençleri yazın, kışın çalışıp para kazanmak için Adana'ya, Mersin'e gelirdi. Tatilde köye gittiğimde halamın oğlunun da çalışmak için Mersin'e geldiğini duymuştum. Onu hatırladım.

«Yürüyün, burada çalışan yabancı işçilerin kaldığı oteli veya kahvehaneyi soralım,» dedim. Az ötede birisinden sorduk.

«Büyük hamamın karşısındaki kahvede otururlar, şu caddeden gidin, ilerdedir,» dedi. Teşekkür edip o yöne gittik. Çok gitmedik ki karşımızda bizim köyden üç delikanlı çıktı. Onlar bizi görmeden ben bizimkileri bir ara sokağa çektim. "Ben okuldan kaçtım, köye gidip dedikodu yaparlar" dedim bizim arkadaşlara.

«Peki ne olacak ya?» dedi Mustafa. Şöyle bir düşündüm:

«Sen yanlarına git, Ben Antep'ten geliyorum, Halil'in arkadaşıyım. Burada halasının oğlu Seyhan varmış, onu bana gösterin dersin» dedim. Mustafa yanlarına gitti, biz köşeye saklandık. Mustafa çok geçmeden geldi.

«Seyhan köye gitmiş, iş yokmuş, onlar da boş geziyormuş» dedi. Birden aklıma çok yanlış bir hareket yaptığımız geldi.

«Mustafa, onlar sana; Sen bizi nereden tanıyorsun? diye sormadılar mı?» dedim; Mustafa:

«Sahi ya ne saf adamlarmış be!» diye hayret etti. Mehmet de kendini gülmekten alamadı. Buradan da havamızı aldığımızı anlayarak umutsuzca ayaklarımızın çektiği yöne yürüdük.

Gezerken bir eskiyiciye rastladık. Tek çaremiz vardı. Okulun verdiği pardesüleri eskiyiciye satıp İstanbul'a gitmek için yol parasını çıkartmak... Mustafa eskiyiciye yanaştı:

«Pardesü satılık, alır mısın?» dedi. Eskici pardesüyü aldı söyle bir evirip çevirdi «Yaramaz» diye kestirip attı. Konuşmalarımıza kulak veren birisi «Eğer satmak istiyorsanız bitpazarına götürün, ancak orada satarsınız» dedi.

Bitpazarının nerede olduğunu sorup öğrendik ve rotayı bitpazarına kurduk. Sözü uzatmayalım üç pardesüyü uzun pazarlıktan sonra zorla yüz liraya satabildik. Kırk lira da cebimizde vardı. İstanbul'a otobüsle gitmek için daha yirmi lira gerekiyordu. Treni hiç düşünmemiştik. Son kozumuzu oynamak için koşar adım İstasyonun yolunu tuttuk. Sorup soruşturduk üçümüz için seksenbir lira yetiyordu. Yolda karnımızı doyuracak kadar da paramız artıyordu, buna sevindik. Yalnız bavullar bize zorluk çıkarıyordu, ona da zoraki tahammül edecektik. Tren sabah altıda hareket ediyormuş İstanbul'a. Biz sabaha dek yine açıkta kalacaktık! Ona da bir çare bulduk. Kimseye görünmeden duran vagonlardan birine girdik. Battaniyelerimizde vardı. Onları da üzerimize alıp kompartmanın birine çekilip uyuduk.

İki üç gün süren uzun bir yolculuktan sonra İstanbul'a geldik. Haydarpaşa garına indik. Cebimize yine beş kuruş yoktur. Gece vakti nereye gidelim de nerede yatalım. Bavullarımızı alıp bekleme salonuna geçtik. Salon soğuk titriyordu, dişlerimiz keman çalıyordu. Salonda bizden başka bir gurup çingene var. Adanalı olsalar gerek. Gözü açık adamlardı. Gar müdürünün yanına çıktılar. İçerdeki sıcak bölmeli bekleme salonunu açtırdılar. Bizde onların sayesinde sıcak salona geçip oturduk ve orada uyuyakalmışız.

Sabah temizlik işçisinin sesiyle uyandık. Gidip elimizi, yüzümüzü yıkayalım uykumuz dağılsın dedik. Sular tuvalette akıyormuş; tuvalette paralı! Saatler ilerledikçe karnımız kazınmaya gözlerimiz kararmaya başladı. Oturup beklemektense dışarı çıkıp Mersin'deki gibi bir bitpazarı bulup ceketlerimizi satmaya karar verdik ve bu fikri üçümüzde beğendik.

Dışarıda fırtına olanca gücüyle yeri göğü savuruyor, sahile vuran kocaman dalgalar yollara taşıyor. Soğuk, açlık umutlarımızı kırdı. Araştırıp, soruşturarak Kadıköy de bitpazarını bulduk. Onar liraya ceketlerimizi sattık. İki ekmek, biraz zeytin ve bir de “Üçüncü Sigarası” aldık. Zeytin ekmekle karnımızı doyurmaya uğraştık, birer de sigara yaktık, kalan parayla da vapurla karşıya geçtik. Umutlu gözlerle denize ve İstanbul’la baktık doyasıya. Ve bir romanın başlığı geldi usuma; "Yaşamak güzel şey be kardeşim..." Karnım tok, sırtım pek olmasa da "Yaşamak güzel şey!"

Halil Karakurt
1973